ŞİİR, KÜLTÜR VE SANAT FORUM

Geri git   ŞİİR, KÜLTÜR VE SANAT FORUM > Şiir Kültür Sanat > Kendine Ait Bölümü Olan Şâirler > Ozan İlo

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 01-20-2015, 06:03 PM   #1
Ozanilo
Senior Member
 
Ozanilo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 3.491
Ozanilo is on a distinguished road
Mü'min Kâfir Ve Münâfık!.. (Cemaleddin AYTEMÜR)

(Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla)
MÜ’MİN, KÂFİR VE MÜNAFIK
A) MÜ’MİN
Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.), Son Nebi ve Resulü Muhammed Mustafa (s.a.)’e indirdiği kitabı Kur’an-ı Kerim’in başlangıcında; önce yüce kitabı Kur’an’dan, onun müttakiler için bir yol gösterici ve hidayet kaynağı oluşundan, sonra da gayba imandan ve İslam’ın temelini oluşturan ana vazifelerden söz etmiş ve bu arada insanların inanç yönünden üç gruba ayrıldığını bildirmiştir.
Birincisi müminlerdir; onların vasıfları ilk beş ayette özetlenmiştir.
İkincisi kâfirlerdir; onların durumu da altıncı ve yedinci ayetlerde özetlenmiştir.
Üçüncüsü münafıklardır; bunların durumları da geniş bir şekilde ele alınarak 8. ayetten 21. Ayete kadar geçen ayetlerde açıklanmıştır.
Kur’an, insanlığa doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir kitaptır. Bu itibarla ilk önce kendisine muhatap olan insanlığın doğru veya yanlış inanç durumunu bunların getirdiği mesuliyetleri, doğruya veya eğriye inanan insanın dünyada ve ahirette karşılaşacağı neticeleri izah etmiştir.
Hazret-i Allah (c.c.) birincisi olarak kitabı Kur’an’da ehl-i imanın evsafını şöyle beyan ediyor:
“1. Elif. Lâm. Mîm. 2. Bu kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. 3. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. 4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. 5. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” (Bakara, 2/1–5).
Mü'min Kelimesinin Anlamı:
Mü'min, iman eden kimse demektir. İman, 'emn' kökünün masdarı, mü'min de bu kökün fail (özne) ismidir.
Mü'min, İslâmî literatürde, Allah (cc)'tan Peygamber aracılığıyla gelen 'vahy'e, mutlak olarak inanan ve onun doğru olduğunu kabul eden kimsedir.
Kur'an-ı Kerim'in en önemli kavramlarından biridir. 'Mü'min' kavramı, hem Allah'tan gelenlerin doğru olduğunu kabul etmeyi, hem de o imanın verdiği güçle başkalarına güven vermeyi ifade eder.
'Mü'min', Allah'tan gelenleri kabul, onun doğru olduğunu tasdik eder ve bu doğruladığı şeyi amelleriyle (işleri ve davranışlarıyla) gösterir. Böylece onun imanı ve amelleri, inandığı şeylerin doğru olduğunu ortaya koyarlar.
İmanın sözlük anlamı hem güven (emniyet) vermek, hem de emin olmak yani inandığı şeyin verdiği güçle güvende olmak demektir. Böyle bir anlamda, güvendiği şeyin doğru olduğunu tasdik etmek de vardır.
İslâm kültüründe veya akaidinde iman, Allah'tan gelen şeyleri dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmektir. Bu genel bir tanımdır. İnanmanın gereği olarak sayılan şartlar bu tanımın içerisindedir. Yani İslâmda iman esasları sanılan, Kur'an ve mütevatir Sünnette yer alan bütün hususların doğruluğunu kalp ile doğrulamak (tasdik etmek) ve bunlara inandığını dil ile söylemektir. Mü'min, bu inanma ve tasdik işini yapan insandır.
İman kelimesinin sözlük anlamından hareketle Allah'a da 'Mü'min' denildiğini görmekteyiz (Haşr, 59/23). Bunun anlamı, güven (emniyet) veren demektir. 'el-Mü'min’, Allah'a ait Esmaü'l-Hüsna'dan biridir.
Mü'min Kime Denir:
Mü’min o kimsedir ki: “Müminler ancak Allah'a ve Resûlüne yürekten iman edip güvenen kimselerdir.” (Hucurat, 49/15).
Müminlerin vasıfları: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı/huşu içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır “(Mü'minun, 23/l–11).
Sadık mü’min odur ki: “Gerçek mü’minler sadece Allah’a ve Resulüne iman edenler, ondan sonra da asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular ancak onlardır.” (Hucurat, 49/15).
Mü’minlere yardım etmek görevimizdir: “Mü’minlere yardım etmek boynumuza borçtur” (Rum, 30/47).
Allah gerçek mü’minleri savunur: “Elbette Allah imanda sebat edenleri savunur.” (Hac, 22/38).
Gerçek mü’minseniz üstünsünüz: “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz üstün gelecek olan sizsiniz.” (Al-i İmran, 3/139).
Mü’min mü’minlere karşı alçakgönüllüdür: “Allah mü’minleri sever, mü’minlerde Allah’ı severler. Mü’minler mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurlu davranırlar.” (Maide, 5/54).
Mü’minlerin andı: “(Ey mü’min!) De ki: “Benim tüm istek ve arzularım, namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 6/162).
Mü’minin alış verişi Rabbi iledir: “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, gerçekten büyük kazançtır. (Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!” (Tevbe, 9/111–112).
Ayette geçen “es-saihun” oruç tutanlar olduğu gibi, cihad edenler e yeryüzünde Allah’ın kudretini, güzel eserlerini ve ibret alınacak şeyleri görmek, bilgi kazanmak veya gönlünce ibadet ve taatını yapabilmek için seyahat edenler manasını da ifade etmektedir.
Mü’minler için Allah’ın rızasının bir zerresi, bütün kâinat, cennetler ve içlerindeki nimetlerinden daha büyüktür: “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tevbe, 9/72).
Allah Teala, iman edip güzel ameller işleyenlere, yukarıdaki ayette ve daha birçok başka ayetlerde çeşitli cennet nimetleri va’detmiştir. Fakat bu ayet Allah rısazının, bütün mükâfatlardan daha üstün olduğunu bildirmekte ve böylece dini ve ahlaki vazifelerin en yüksek gayesinin “Allah rızası” olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü, diğer cennet nimetleri daha ziyade bedeni ve hissi taleplerimiz olduğu halde Allah rızası ruhumuzun talebi ve özlemidir.
Mü'min olma durumu, insanın Allah'ın huzurundaki kulluk durumudur. İman etmiş mü'min, yaratılıştaki nedeni doğrulamış, kendinden aşkın bir varlığı yüce bilmiş, O'na ait bütün unsurları kabul etmiş ve kendi konumunu belirlemiş bir insandır. Allah'tan gelen vahy'i tasdik etmek, bir anlamda insanın kendini bulmasıdır.
İnsan, yeryüzünde misafirdir. Doğumdan ölüme doğru bir yolculuk yapmaktadır. Ölümden sonrası hakkında hiç bir şey bilmemektedir. Onun için ölüm sonrası bilinmezliktir. Yaşadığı hayatı anlamaktan acizdir. Hayatın ne olduğunu tam anlamıyla anlamaya güç yetiremez. Hayat yolculuğunda ne yapması gerektiğini, hangi yolu izlemesinin en faydalı olacağını bilmemektedir. Bu yolculukta hizmetine sunulan imkânları yeterince tanımamaktadır. Yolculuğunun hangi gün ve nasıl sona ereceğinden haberi yoktur. Yol arkadaşlarını nasıl seçeceği konusunda tecrübesi azdır. En kötüsü yolda başına ne geleceğini, dostlarını ve düşmanlarını bilmemektedir.
Bu şekilde yaratılıp dünyaya gönderilen insanın hem rehbere (yol göstericiye) hem de yol tarifine, ne yapması gerektiğini öğreten kurallara ve prensiplere ihtiyacı vardır. Bunları aklıyla bulmaya çalışsa da başarılı olamaz. Çünkü aklın kapasitesi yeterli olmamaktadır. Üstelik 'iblis' ve insanın kendi nefsi ona hep yanlışı telkin etmektedirler.
İnsanın rehberi, kendi çağının 'nebisi'dir (peygamberidir), Yol tarifi ise Allah'tan gelen vahy'dir. O vahyin içerisinde insan için dünya hayatında lazım olacak insani kurallar vardır. Bu yol tarifine uyanlar dünya hayatında mutluluğa ulaşırlar, Ahiret hayatında kurtuluşa ererler.
Mü'min, bu sonuca ulaşmak isteyen kimsedir. Mü'min, Allah'tan gelenleri kabul edip uygulamak için çaba gösterendir. Mü'min, dünya hayatının ölçüsünü Peygamberinin tarif ettiği gibi benimseyen insandır. Mü'min, Rabbini ve O'nun bildirdiklerini şüphesiz ve tereddütsüz kabul edendir. O, Rabbinin bildirdiklerine güven duyan, onları tasdik eden, güvene kavuşan ve insanlara güven veren kimsedir. Mü'min, Hz. Muhammed'i son nebi bilip O'nu kendisine hidayet rehberi seçendir.
Mü'minlerin Özellikleri:
Mü'min, Tevhid veya Şehadet kelimesini söyler ve imanını ortaya koyar. Bu kelimeleri söylemek ve onların içerisinde saklı olan ilkeleri kabul etmek, insanlar arasında kesin bir tercihin ortaya konulmasıdır. İnsanların gittiği yanlış yolun, yaptıkları hatalı davranışların, ibadet ettikleri sahte ilâhların terk edilmesini ilan etmektir. Ayrı bir yolun, ayrı bir dinin, ayrı bir hayat anlayışının, ayrı bir ahlâk nizamının, ayrı bir hedefin seçilmesini bildirmedir. Mü'min, bütün benliği ile kendisine ulaşan iman ilkelerini alır, öğrenir, tasdik eder ve bunları hayat haline getirir.
İslama göre mü'min, Allah'ın var ve tek olduğunu, hâkimiyetinde ve ilahlığında hiç bir ortağı olmadığını, hiç bir şeyin O'na denk olmayacağını, O'nun dışında ibadet edilecek bir ilâh olamayacağını, insanlara din koyma yetkisinin sadece O'nda olduğunu, en kâmil (en yüce) sıfatların O'na ait olduğunu kabul ve tasdik eder.
İman etme; dil ile inandığını söyleme, iman esaslarını kabul etme ve imanın gereklerini yerine getirmedir. Mü'min, 'ben imanın bütün ilkelerini kabul ediyorum' demekle yetinmez. Bilir ki imanın içerisinde, imanı hayata hâkim kılma anlayışı da vardır. Meselâ, Hz. Muhammed'in son peygamber olduğunu tasdik etmek iman için yeterli değildir. O'nun hem son peygamber olduğu kabul edilecek, hem de Kur'an'ın emrettiği gibi o'na itaat edilecek, yani o'nun sünnetine uyulacak. Elbette amel, yani imanın doğrultusunda davranmak ve ibadet etmek imanın bir parçası değildir. Bir günah işleyen veya bir emri yerine getirmeyen hemen imanını kaybetmez. Ancak İslâmın emirlerine uymak ve yasaklarını yapmamak imanın gereğidir. İman etmenin şartlarından biri de, iman etmeyen insanlar gibi yaşamamak, ahlâk ve davranış olarak onlardan farklı olmaktır. Neye iman ediyorsa, o iman kaynağının çizdiği çizgide bulunmaktır.
Kur'an-ı Kerim sık sık 'Ey iman edenler' diyerek, mü'minlere söyleyeceğini söyler. Bu hitap tarzı hem bir dikkat çekmedir hem de bir yüceltme ifadesidir. Allah (cc), mü'minlere değer verdiği için onlara en güzel bir şekilde hitap ediyor, adeta onları şereflendiriyor.
Mü'minlere emredilen veya yasak kılınan birçok hüküm bu şekildeki bir hitaptan sonra gelir. Bu hitap tarzının içerisinde: 'ey inanıyorum diye iddia edenler' inceliğini de buluyoruz. Çünkü hitap şekli böyle bir inceliği haber veriyor ve arkasından da hüküm bildiriliyor. İmanda samimi olanlar Rablerinden gelen hükme razı olurlar ve itiraz etmezler.
Kur'an-ı Kerim, farklı sûrelerde mü'minlerin özelliklerini, nasıl insan olduklarını veya nasıl olmaları gerektiğini anlatmaktadır:
1. Mü'minler akıllı insanlardır, yani akıllarını kullanır, batıl ne kadar çekici ve nefse hoş gelse de onun peşine gitmezler (Maide, 5/100).
2. Mü'minler, sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. Sözlerin en güzeli de şüphesiz ki Allah'tan gelen 'vahy'dir (Zümer, 39/18).
3. Mü'minler, Allah'ın koyduğu sınırlara dikkat ederler. O'nun yasaklarına hükümlerine, öğütlerine karşı gelmezler, bile bile günaha dalmazlar (Tevbe, 9/112; 4/Nisa, 13)
4. Mü'minlerin kalplerini dünya geçimlikleri, oyun, eğlence, zevk veren şeyler değil, Allah'ı zikretme (hatırlama) doyurur. Allah adı ve O'nun zikri kalplerini rahatlatır, ruhlarını dinginliğe kavuşturur (Enfal, 8/2 ;Ra'd, 13/28).
5. Mü'minler doğru yolda, istikamet üzerinde olan insanlardır. Onlar, imanlarında sadık (doğru) oldukları gibi amellerinde de ihlâs sahibidirler. Gittikleri yol dosdoğrudur (Fussilet, 41/30).
6. Mü'minler, Rablerine ibadet eden kimselerdir. Onlar, müşrikler gibi sahte tanrılara kulluk yapmazlar. Onlar ateistler gibi hayatı ibadetsiz geçirmezler. Onlar, iman ettikleri Rablerinin önünde gereken kulluğu yerine getirirler (Tevbe, 9/112; Secde, 32/15).
7. Mü'minler, boş işlerden, lüzumsuz uğraşlardan ve boş sözden (lağv'den) yüz çevirirler. Onlar zamanlarını en iyi uğraşlarla, salih amellerle geçirmeye, kendileri için sevap kazanmaya, başkalarına iyilik etmeye gayret ederler (Kasas, 28/55).
8. Mü'minler, Kur'an'ı kabul edip, O'nun hükümlerini yerine getiren insanlardır. Onlar, sorunlarını Kur’an’la çözmeye çalışırlar, Kur’an onların rehberidir. Onlar arzularını, isteklerini Kur'an'ın çizgisine uygun hale getirirler (Nur, 24/51).
9. Mü'minler merhamet sahibidirler, bütün kötülükleri iyilikle veya en güzel yolla savarlar. Onlar ancak, küfre, isyana, zalimliğe yumuşaklıkla davranmazlar (Ra'd, 13/22). Kendi

nefisleri için intikam peşinde olmazlar. Onların kişiliklerinde kin ve düşmanlığa yer yoktur. Merhamet sahibi oldukları için bütün insanların iman edip cehennemden kurtulmaları uğrunda çalışırlar.
10. Mü'minler, her konuda gerekli çalışmayı yaparlar, her tedbire başvururlar, ellerinden gelen gayreti gösterirler, sonra da Allah'a güvenip dayanırlar, tevekkül ederler. (Ankebût, 29/59)
11. Mü'minler, işlerini aralarında yaptıkları şûra ile yaparlar. Birbirlerine akıl danışırlar. Yardımcı olurlar. Onların işlerini üzerine alan mü'min yöneticiler, diktatörlük yapmazlar, şûra ile sorunları çözerler (Şura, 42/36–39).
12. Mü'minler birbirlerinin kardeşidirler. Birbirlerine karşı kardeşlik hukukuna uyarlar (Hucurât, 49/10).
13. Mü'minler, devamlı olarak 'ma'ruf'u emrederler, ‘münker'den sakındırırlar. Onlar devamlı hayr olan şeye çağırırlar (Âl-i İmran, 3/104,110; Tevbe, 9/71,112).
14. Mü'minler takva sahibidirler. Her konuda Allah'tan çekinirler kendilerini hataya götürecek, günah kazandıracak yollardan uzak durmaya çalışırlar (Enbiya, 21/49).
15. Mü'minler Allah'ın velileridir (dost saydığı kimselerdir). Öyle ki o mü'minler görüldüğü zaman Allah’ı hatırlamak mümkündür (Yunus, 10/62).
16. Mü'minler, imanlarına bağlı olarak salih amel işler, iyi bir davranışta bulunurlarsa; karşılığını kat kat alacaklardır (Taha, 20/112).
17. Mü'minler, Hakk'a iman etmelerinden ve Allah'a hakkıyla kulluk etmelerinden dolayı kurtulan insanlardır “(Mü'minun, 23/1).
18. Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun âyetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verilenden infak ederler. İşte gerçek mü'minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır (Enfal, 8/ 2–4)
19. Mü’minler, bağışlanma dileyenlerdir. Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler. Peygamberler arasında ayırım yapmazlar (Nisa, 4/152).
20. Mü’minler, yalan ve boş sözün yanında bulunmazlar, boş söz edenlerle karşılaştıklarında vakar ile oradan geçip giderler. Kötülüğü iyilikle savarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler (Furkan, 25/68).
21. Mü’minler mütevazıdirler, günah işlediklerinde hemen af dilerler, zina etmezler, ırzlarını korurlar, yalan yere şahitlik yapmazlar, Rablerinin her emrine uyarlar. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. Allah’tan başka ilahlara tapmazlar. En çok Allah’ı severler (Bakara, 2/165).
22. Mü’minler, Rablerine karşı şükredicilerdir. Gayeleri insanların değil Allah’ın rızasıdır. Rablerinin kaza ve kaderine razı olurlar. Nimetlere şükür, musibetlere sabrederler. Allah’a kulluklarının bilincindedirler. Kâfirlere karşı sert, aralarında merhametlidirler (Fetih, 48/29).
23. Mü'minler, Kınayanın kınamasından korkmazlar, imanlarında samimi insanlardır. Onlar mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad eder, Allah rızası için yaşarlar (Hucurât, 49/15).
Mü’minler, Allah'a imanlarından dolayı azaptan korunmuşlardır. Allah’ın en doğru hükümlerine uydukları için bütün yaratıklar onlardan emindir. Yalan söylemez, kimseye zulmetmez, kimseyi aldatmaz, kimsenin hakkına saldırmazlar. Kendisine emanet edilen, din, can, akıl ve mala ihanet etmezler Sözlerinde dururlar, ciddidirler. Allah'ın nuruyla baktığı için, ibret alır inandığı dinden güvendedir ve güven verirler.
Kur'an mü’minleri en güzel şekilde tanıtıyor. Peygamberimiz, bizzat kendi yaşantısıyla bize gerçek mü'minin nasıl olması gerektiğini göstermiştir. O'nun diliyle de mü'minlerin bazı özelliklerini öğreniyoruz.
Hz. Resülullah (s.a.) buyuruyor ki:
“Mü’min olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten mü’min olamazsınız. Öyleyse birbirinize yaklaşınız selamlaşınız.”
“Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların selamette kaldığı kimsedir. Mü’min de insanların can ve mallarının kendisine emniyet eylediği kişidir. Muhacir ise, haramlardan korunarak, Allah’a hicret edendir.”
“Mü’min, çok akıllı, zeki ve ihtiyatlıdır. Mü’min bir delikten iki defa ısırılmaz. Mü’min uysal ve kerim olur; facir ise cüretkâr, arsız ve alçak olur.”
“Mü’min başkalarıyla iyi geçinen, kendisiyle de iyi geçinilen kimsedir. Başkalarıyla iyi geçinmeyen, kendisiyle de iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.”
“Mü’min her yönden faydalıdır. Onunla beraber yürürsen sana faydalı olur, ona danışsan sana fayda verir, onunla ortaklık yapsan sana faydası dokunur.”
“Mü’minin külfeti az olur, kindar değildir. Mü’min yalnızlığı sever. Müslümanlık ahlak güzelliğidir. Mü’minin ölümü alnı terleyerek olur.”
“Mü’min diğer mü’minin kardeşinin aynasıdır. Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.”
“Mü’min yalnız Allah’a güvenir, O’ndan başkasını hakiki kurtarıcı saymaz. Mü’min yalnız Allah’tan korkar. Mü’min günahtan sakınır, Allah için gözyaşı döker.”
“Mü’min yalnız kalbinde Allah sevgisini geliştirmeyi sever. Mü’min dinini para ve mal-mülk ile satmaz; önce din ve iman sonra mal, mülk ve paradır.”
“Mü’min bir kimse, hiç kimsenin aleyhinde olmayıp tenkit etmez, kimseye lanet okumaz, fuhuş ve kötü söylemez, haksızlık yapmaz.”
“Mü’min ıslah etmeyi sever, bozgunculuktan sakınır. Mü’min sırf Allah’ın emri olduğu için kötülükleri men eder, iyi işlerin yapılmasını ister.”
“Mü’min daima düşünceli ve tasalıdır. Mü’min daima ahireti düşünür. Mü’min şefkat ve merhamet sahibidir, herkese acır.”
“Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Mü’minin kendi nefsini aşağılaması doğru değildir. Mü’minin düçar olduğu ağrılar, yorgunluklar, hataları için birer kefarettir.”
“Mü’min muzdarip ve sıkıntıda olanlara yardım etmek, Allah’tan mağfiret dilemekle uğraşır. Mü’minin işi gücü namaz ve oruçtur. Mü’mine lanet etmek onu öldürmek gibidir.”
“Mü’minin amellerinin en efdalı, Allah yolunda cihaddır. Müminlerin en hayırlısı kanaatkâr, en fenası da aç gözlü olanlardır.”
“Mü’min keremi, cömertliği, ululuğu, bütün iyilikleri dinler. Cömertlik ve insanlığı, aklı, hesabı, soyluluk ve asaleti güzel ahlaktır.”
“Mü’min ahlak güzelliği ile geceleri ibadet eden, gündüzleri nafile oruç tutanların derecelerine erişir. Mü’min diğer mümin için bir kısmı diğer bir kısmını tutan bina gibidir.”
“Mü’minin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah’ın nuru ile nazar eder. Mü’mine musibet geldiği zaman sevinme, Allah Teala seni de o bela ile mübtela kılar.”
“Mü’minlerin niyetleri amellerinden ve münafıkların amelleri de niyetlerinden hayırlıdır. Müslümanların iyi gördüğü (şeyler), Allah indinde iyidir.”
“Mü’min iki kere aldanmaz. Mü’minin kalbi tatlıdır, tatlılığı sever. Mü’minin bir şey vaat etmesi ele alınmış gibidir.”
“Mü’min dinine zarar dokunur diye fakirlikten korkar. Mümin kardeşi için afiyet isteyene istediğinin misli verilir.”
“Mü’minlerden bir kimse, abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozulmadıkça namazda imiş gibi sevap alır.”
“Mü’minlerin iman yönünden en olgunu, ahlaken en güzeli ve ehline, ana ve babasına, eşine ve çocuklarına ve yakınlarına yumuşak muamele ile iyilik edenlerdir.”
“Mü’minlerin imanca en mükemmel olanı ahlaken en iyi olanlarıdır. En hayırlı olanları da kadınlarına karşı en fazla hayrı dokunanıdır. Mü’min ailesi hakkında kıskanç olur.”
“Mü’minin hastalığından yakınmasına hayret ederim. Hastalıkta kendisinin yararına olan şeyi bir bilse, Rabbine kavuşuncaya kadar hasta kalmayı ister.”
“Mü’min, Allah’ın gazabının ve cezasının miktarını bilseydi hiçbir kimse cenneti ümit etmezdi. Kâfir de Allah’ın rahmetinin ne çok olduğunu bilseydi hiç kimse onun rahmetinden ümit kesmezdi.”
“Mü’min kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek bana gelirse ona koşarak giderim” (Kudsi Hadis)
“Mü’minlerin salihi Ebu Bekr ve Ömer’dir. Mü’minler ölmezler. Onlar sadece bir evden başka bir eve, bir yurttan başka bir yurda göç ederler.
“Mü'min, diğer insanların onun elinden ve dilinden emin olduğu, kimseye zarar vermeyen, herkesin ve her şeyin hakkını veren, kendisine her konuda güven duyulan kimsedir.”
“Mü'min, kendisi için isteyip arzu ettiği şeyi diğer müslüman kardeşleri için de isteyip arzu eder.”
“Zina eden kişi zina ettiği zaman, nıü'min olarak zina etmez. İçki içen kişi de, içki içtiği zaman mü'min olarak içmez. Hırsız da çaldığı zaman mü'min olarak çalmaz… Başkasına ait bir malı insanların gözleri önünde zorla alan kişi de, açıkça gasbettiği (aldığı) zaman bu suçu mü'min olarak işlemez.”
Mü'min, bu gibi hataları imanlı olduğu halde yapmaz, imanı ona izin vermez. Bu gibi ifadeler mü'minleri günahlardan sakındırmak içindir. İmanlı olmak insanı her türlü düşük davranış ve günahtan korur. Zaten İslâmın bir hayat sistemi olarak gönderilmesinin amaçlarından biri de, insanı bu gibi kötülüklerden korumaktır.
Sevgili Peygamberimiz: “İman çıplaktır, elbisesi takva, ziyneti hayâ ve semeresi ilimdir” buyurmuşladır. Takva; halka zulüm etmemek, halkın malını gasp ederek elinden almamak, hiçbir nefsi haksız yere öldürmemek, şeriat ve akıl yanında her bir münker ve çirkin olan emirleri terk edip vacibatı amele götürmekten ibarettir.
Mü'min, imanını tehlikeye atacak davranış, söz ve fikirlerden uzak durur. Şirk sayılabilecek hiç bir inanca uymaz, insanların uydurduğu dinlerin peşine gitmez. Allah'ın hükmüne rağmen başkalarının hükümlerini kabul etmez. Kâfirleri ve müşrikleri kendine veli edinmez. Din, helâl ve haram konusunda dikkatli olur. İslâm’ın çizgisinin dışına çıkmaz.
Mü'min, maddi ve manevi olarak temiz olan insandır, O Allah'ın sevgili kuludur. Yeryüzünün huzur ve adaleti için bir direktir. O, İslâm’ın somut bir temsilcisidir.



B) KÂFİR / KÜFÜR / İNKÂR
Hazret-i Allah (c.c.) kitabı Kur’an-ı Kerim’in başlangıcında insanların kısımlarından ikinci kısmı olarak ehl-i küfrün ahvalini beyan hakkında şöyle buyuruyor:
Küfür ehlinin halleri: “Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” (Bakara, 2/6–7).
Kâfir Kelimesinin Anlamı:
Kâfir, sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir, 'küfr' kelimesinden türemiştir. Nitekim insanları tamamen örttüğü için geceye, tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda 'kâfir' denilmektedir,
Kur'an-ı Kerim'e göre 'kâfir'; 'küfr' eden, İslâmı kabul etmeyen, İslâmı ve Kur'an'ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda, Allah'tan gelen Hakkı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.
Kur'an, 'küfr' kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır. Çünkü 'küfr' imanın, 'kâfir' ise mü'minin karşıtıdır. 'Kâfir', inkârcıdır ve nankördür. Hem Allah'tan gelen haberleri kabul etmez, hem de Allah'ın kendisine verdiği nimetlere şükretmeyip nankörlük yapar. Kâfir, Allah'ın âyetlerine karşı inatçıdır. Peygamberler onları Hakk'a davet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam etmişlerdir. Birçoğu Hakk'ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.
Kur’an’ın Kâfir Dedikleri:
Kur'an, bütün inkârcılara 'kâfir' demektedir. Bu isim onların ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur'an'da bu şekilde anılan bütün grupların özelliği Allah'tan gelen Hakk'a uymamaları, Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed'ten sonra Kur'an'ı inkâr etmeleridir.
Kur'an, bazen müşriklere (Allah'a ortak koşanlara) (Furkan, 25/55) bazen 'ehl-i kitap' dediği hırıstiyan ve yahudilere (Maide, 5/17,52,73; Tevbe, 9/307), bazen Ahireti inkâr edenlere (En'am, 6/150), bazen Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlere (Yusuf, 12/87), bazen Allah'ı ve Peygamberi inkâr edenlere 'kafir' demektedir (Nisa, 4/150-151).
Allah (cc) şöyle buyuruyor:
"Beni anın (zikredin) ki Ben de sizi anayım. Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın)" (Bakara, 2/152)
Allah'a şükretmek, eldeki ni'metlerin hepsinin Allah'tan geldiğini kabul etmek, bunu diliyle itiraf etmek, tavır ve davranışlarla, Allah'ın sözünü dinlemekle yerine getirmek demektir. Ancak insan kimi zaman gaflet eder şeytana aldanır, hevasına uyar ve ni'metlerin asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğna) duygusuna kendini kaptırır, âlemlerin Rabbine karşı 'kâfir' olur.
Allah'a karşı 'kâfir' olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır. Bunlar aşırı bir bencillikle kendi nevalarına uyarlar ve Allah'ı ve O'na ait İlâhlığı tanımazlar.

Kâfir olan kimseler aynı zamanda 'cahil' olan kimselerdir. Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de Allah'ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve göklerde yaratılan her şeyin birer 'âyet' olduğunu ve bunların da Allah'ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.
Bir takım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına göre düşünürler Peygamberlerin ve Kur'an'ın anlattığı Allah inancı yerine, kendi akılarından uydurdukları ilâhlara Allah diye inanırlar, Bunlar da inkârcı kimselerdir.
Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler de elbette ‘kâfir' olurlar. Çünkü Kur'an'ın anlattığı peygamberlerin hapsi de Tevhid dinini tebliğ etmişlerdir.
Kur'an'da yer alan bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz. Muhammed'ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette müslümanlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer.
İslâm’ın iman konulan bir bütündür. Kelime-i Tevhid'i söyleyen herkes bunlara tümüyle iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek, insanı kafirliğe götürür.
Kâfirler mü'minlere, 'veli' olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir (Maide, 5/51).
Onlar, Ahireti, Allah'a kavuşup hesap vermeyi, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin davetine uymayı, mü'minlerin ibadet ettiği Allah'a ibadet etmeyi, Hakkın hakim olmasını kabul etmezler.
Allah kâfirleri kesinlikle sevmez (Âli İmran, 3/32), Allah, kâfirlere düşmandır. (Bakara, 2/198) Onlar için cehennemi hazırlamıştır (Bakara, 2/104; Nisa, 4/37)
Kur'an, bütün insanları güzel bir dil ile İslama inanmaya, Rab olarak yalnızca Allah'a bağlanmaya ve yalnızca O'na kulluk yapmaya davet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur. Kur’an’ın bu daveti kıyamete kadar devam edecektir.
KÜFR / KÜFÜR
Küfrün Anlam Sahası:
İslâm kültürünün en önemli kavramlarından biri de 'küfr' kavramıdır. Küfr, İslâm’ın karşıtıdır.
'Küfr', özel olarak bir şeyin üstünü örtmek, gizlemektir. Bu bakımdan eşyayı örttüğü için geceye, toprağı örttüğü için çiftçiye kâfir (örten) denmiştir.
Meyva tomurcuğuna 'kâfur', kalça etlerine 'kâfire' denilir ki bunlar da 'küfr' kelimesinden türemişlerdir.
Yine aynı kökten gelen 'küfran' ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir. Günahları örten bedele de 'keffâret' denilir.
'Küfr', din dilinde, imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Bir insanın iman etmesi mümkünken, iman etmesi gerekirken iman etmemesidir. Bu çeşit küfr, yalanlamayı, inkârı ve iman ilkelerini ikrarı (söylemeyi) terketmek demektir.
Nasıl ki iman, imanın şartlarını, inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise, küfr de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil ile söylemek veya gönülden inanmamaktır. İman ilkelerini yalan saymak veya açıktan açığa inkâr etmektir,
Başka bir deyişle, Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed'in getirip tebliğ ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.
İman kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için 'küfr' kavramı üzerinde durmak gerekir. İslâm’ın iman kavramına yüklediği bütün olumlu manaların tam karşıtı 'küfr' kavramında vardır.
Esasen 'küfr' de bir iman çeşididir. Yani bir takım insanlar İslama inanmamayı inanç haline getirirler veya onun yerine bir başka din bulurlar.
Küfre düşene, küfre sapana veya İslam’a inanmadığını açıktan açığa söyleyene dinimiz 'kafir (gerçeği örten)' demektedir. Bunun çoğulu küffâr, kâfirûn veya kefere'dir. 'Küfr', söz ile olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle, 'ben İslama, Kur'an'a, Hz. Muhammed'e inanmıyorum veya ben İslâmın dışında başka dinlere inanıyorum' der. Böylece sözüyle 'küfr' içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler bile, hareketleriyle, mesela putlara taparak da 'küfr'e düşebilir, İnanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay eden veya onları küçümseyen kimseler de 'küfr'e düşerler. İman bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek olmaz. Bir insan ben müslümanım dedikten sonra, Kur'an'da olan bütün âyetleri ve Peygamberimizden geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
İslamın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdırmayan, İslâm prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin bu tutumu 'küfr’den başka bir şey değildir. Çünkü onlar gerçeğin üstünü örtmektedirler. Allah insanları müslüman olmaları konusunda zorlamaz. Fakat inandıktan sonra da imanlarını parçalara bölmelerini istemez. Çünkü düşünerek, aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm prensiplerini eksik görmezler. İslâm Allah'ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri Allah tarafından gönderilmiştir. O prensipleri beğenmemek Allah'ın hükmünü beğenmemektir.
Müslüman olduğu halde 'küfr’ hali sayılan veya insanı küfre götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm mürted diyor. Mürtedin din yönünden hükmü 'kafir' sıfatıdır.
'Küfr', bütün sapıklıkları kuşatan genel bir çerçevedir. Küfr; şirk koşmak, irtidat etmek, tağutluk yaparak Allah'a karşı gelmek, islâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tağutluk gibi sapıklıklar, 'küfr' içerisinde olan kimselerin fiillerinin sonuçlan ve bazı görüntüleridir.
Ancak 'şirk' konusunda şirkin özel bir yeri vardır. Şirk, bir nevi Allah'ı kandırmaya kalkışmanın, O'na inanıyor gibi görünüp, O'nun yerine bir sürü tanrılar koymanın adıdır. 'Küfr' ise, açıktan bir inkârdır, bile bile gerçeğin üzerini örtmedir veya inanmamadır.
İnsan, Allah'ın kendisine verdiği nimetlere şükretmek üzere yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da ilâhî ni'metlere şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O'na teslim olmalı ve O'nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece şükretmelidir.
Ancak insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu için, hem ni'metin sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor, yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, heva ve hevesine uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline bir güç geçiren kimselerin çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; 'gelin Allah'ın Dini olan İslam’a teslim olun' denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler.
Bu gibi kimseler Allah'tan peygamberler vasıtasıyla gelen âyetleri kabul etmezler ve kafir olurlar. Böylece hem ni'metin sahibine karşı 'küfran' gösterirler, nankör olurlar; hem de ilâhî âyetlere karşı inkarcı kesilirler.
Kimileri de kutsal saydıkları şahıs veya putları tanrı haline getirir. Onlarla Allah'a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inançlar doğrultusunda yaşarlar ve böylece 'küfr'e düşerler.
Ortaya Çıkışı Açısından Küfr:
Küfr; ortaya çıkışı açısından iki çeşittir:
Birincisi, İslama göre aşağılanması (tahkir edilmesi) gereken bir şeyi yüceltmek (tazim etmek),
İkincisi de, yüceltilmesi (tazim edilmesi) gereken şeyi aşağılamak (tahkir etmek).
İslâmın aşağı gördüğü, kötü veya fena dediği, günah ve haram saydığı şeyleri yüceltmek, onları doğru saymak, o türlü düşünceleri savunmak 'küfr'dür. Yine islâm'ın üstün tuttuğu (aziz saydığı), doğru kabul ettiği bir şeyi beğenmemek, aşağı görmek, kabul etmemek te küfr'dür.
Küfreden aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi (devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene hâkim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, Ahiret gerçeğinin üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan ilâhî vahyi inkâr ederler.
Daha önemlisi onlar, Allah'ın varlıklara ettiği iyiliklere karşı nankördürler, ni'met sahibinin hâkimiyetini örtmeye, onu yok saymaya çalışırlar.
Küfre düşenler; açıktan açığa Allah'ı inkâr ederler. Ahirete inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah'a ibadet etmeyi kabul etmezler. İslam’ı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce olarak düşünürler, Kur'an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah'ın hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin görüşlerini Allah'ın hükmüne üstün tutarlar.
Bazı insanlar da Allah'ın kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmazlar. Bunlar, Kitabın tümüne inanmıyor sayılırlar (Bakara, 2/84–85).
Kur'an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır. Onların en önemli özelliği Allah'ın âyetlerini ve O'nun rızık verdiğini yalanlamaktır. Allah'ın insanlara ni'metleri yalnızca maddi şeyler değildir. Akıl, his, idrak, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca Allah'ın gönderdiği hidayet, din ve peygamberler de birer ni'mettir. Küfre düşenler bunları da bilmezler.
Kâfirler iman etmezler; Allah’ı, peygamberleri, Hz. Muhammed’in peygamberliğini, melekleri, Kur’an’ı, bile bile Allah’ın ayetlerini, ahireti ve dirilişi inkâr ederler.
Kâfirler, fakirleri küçük görürler, infak etmezler, cimrilik ederler, kendilerini zengin görürler ve Allah’a tenezzül etmezler, gurur içindedirler, dünya hayatını ahirete tercih ederler, ellerindeki dünyalıklarla övünürler, büyüklenir ve inkâr ederler.
Kâfirler, ahireti verip dünya hayatını satın alırlar, mallarını Allah yoluna engel olmak için harcarlar. Hakka karşı batılı üstün kılma mücadelesi verirler, nankördürler. Allah’ın nuru İslam’ı söndürmek isterler.
Kâfirler, yaptıkları anlaşmalarını bozarlar. Canlıların en kötüsüdürler, mü’minlerle alay ederler, hakkı görmezler. Kur’an mü’minlerin imanının artırdığı gibi, kâfirlerinde küfürlerini artırır (Maide, 5/68).
Allah (c.c.) kâfirlerin kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekilmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.
Kâfirler, sapıklığa düşmüşlerdir, mü’minlerin de inkârcı olmalarını ve sapmalarını isterler. Allah anıldığında kalpleri kin bağlar, yaptıkları iyi işler boşa gider.
Kâfirler, şeytanın ve birbirlerinin dostudurlar. Mü’minlerin açık düşmanıdırlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezler. Zanla hareket edip, mü’minlerle alay ederler. Kâfirler kurtuluşa eremezler, duaları boşunadır, Allah onları doğru yola iletmez, onlar ateş halkıdır, onlar için acı bir azap vardır.
Kâfirlerle dost olunmaz, onlara itaat edilmez. Allah, kâfirleri sevmez. Allah, kulları için küfre razı olmaz. Kâfirlerin küfrü kendi aleyhlerinedir. Mü’min olanlar kâfirlere boyun eğmez, Kur’an ile onlara karşı büyük cihad ederler (Furkan, 25/52).
Allah ve melekler, kâfirlere lanet ederler, küfre göğüs açanlar Allah’ın gazabına uğrar. Küfre önderlik edenlerin cezası iki kattır. Ateşin azap kafirler içindir, kıyamette yüzleri kapkara kesilir (Zümer, 39/59).
Küfredenlerin dünyada mal ve güce sahip olmaları onların mutlu ve doğru yolda olduklarını göstermez. Bilakis onlar cehenneme varacaklardır (Al-i İmran, 3/196).
Onlardan bazıları zanneder ki, kendilerine hemen acıklı bir azap verilmemesi onların lehinedir ve dünya yarışını kazanmışlardır. Bunlar onların boş hayalleridir. Onlar çok büyük zarara uğrayanlardır (Âl-i İmran, 3/178).
Allah, küfredenlerin dostluğunu kabul etmiyor ve onlara düşman olduğunu açıkça beyan ediyor (Âl-i İmran, 3/151). Bu yüzden küfredenler mü'minlere de veli (dost) olmazlar. Onlar ancak birbirlerinin velisi olurlar. (Enfal, 8/73).
Müslümanlar onlara veli olmadığı gibi, onları davalarında, fikirlerinde ve mücadelelerinde asla desteklemezler (Kasas, 28/86).
Allah, kendi dinini alaya alan kâfirleri veli tutan, onlara her konuda destek olan müslümanları yüzüstü bırakır (Âl-i İmran, 3/149).
Küfr'ün Çeşitleri:
Küfr, meydana geliş yönünden dört çeşittir:
1- Küfr-ü İnkarî; Allah'ı ve ondan gelenleri açıktan inkâr etmek,
2- Küfr-ü Cühud; Kalpten inanmak, dil ile inkâr etmek,
3- Küfr-ü İnadi; Kalbiyle Hakkı bildiği halde, dünyalık, makam, şöhret veya kıskançlık yüzünden inkâr etmek,
4- Küfr-ü Nifak; Dili ile inandığını söylediği halde kalbiyle inanmamak. Bunların durumunu ancak Allah bilir.
Kafirlerin özellikleri:
1. Kâfirlerin kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak, onu kabul etmek istemiyorlar (İsra, 17/46).
2. Kâfirler hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında, İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı koyarlar (Lokman, 31/20).
3. Kâfirler müslümanlara ve İslam’a karşı hoşgörülü değillerdir, saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi dinlerine döndürmeye çalışırlar (Bakara, 2/217).
4. Kâfirler şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler (A'raf, 7/146).
5. Kâfirler kendi hevalarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler, hevalarının peşinden giderler (Rum, 30/29).

6. Kâfirlerin gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi zannederler (Kehf, 18/100).
7. Kâfirler İslâm’la onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar (Araf, 7/51).
8. Kâfirler İslam’a ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler, Allah'a karşı büyüklenirler (Zümer, 39/59-60).
9. Kâfirler dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir şekilde bağlıdırlar. (Casiye, 45/114).
10. Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere, fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zalimdirler. Şüphesiz ki Allah'ın âyetlerini yalan sayandan zalimi olamaz (En'am, 6/21).
11. Kâfirler, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler (Zümer, 39/45).
12. Kâfirler ölümden ötesine bakmazlar (Ra'd, 13/5).
13. Kâfirler batıl olan şeylere iman ederler (Ankebut, 29/67).
14. Kâfirler eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama iş işten geçecek (Furkan, 25/27–28).

A) MÜNAFIK
Hazret-i Allah (c.c.) kitabı Kur’an-ı Kerim’in başlangıcında insanların kısımlarından üçüncü kısmı olan münafıkların bazı evsafı zemimelerini (yerilmiş kötü ahlaklarını) beyan ederek şöyle buyuruyor:
Münafıkların vasıfları: “8. İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. 9. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. 10. Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır. 11. Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. 12. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. 13. Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler). 14. (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler. 15. Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. 16. İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir. 17. Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler. (Ayet, münafıkların ilk anda İslam’ın nurundan aydınlanıp müslüman olmalarını, karanlık gecede yanan meş’aleye ve ondan faydalananlara; sonra hemen küfre dönmelerini de o meş’alenin sönüvermesine ve oradakilerin karanlıkta kalmalarına benzetiyor.) 18. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. 19. Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
20. (O esnada) şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.” (Bakara, 2/8–20).
Münafık nasıl bir tiptir: “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?” (Münafikun, 63/4).
Allah kalplerini mühürlemiştir: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” (Bakara, 2/7).
Münafığın dilindeki hakikat kalbindeki yalanı ele verir: “Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Rasulü’sün, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Rasulü’sün. Allah, şahadet eder ki, ikiyüzlüler kesinlikle yalancıdırlar.” (Münafıkun, 63/1).
Münafıklar, yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizerler. Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış topluluğu doğru yola iletmez. (Münafikun, 63/6).
Münafıkların cenaze namazını kılma! “Ve (münafıklardan) ölen her hangi birinin namazını kılma ve onun kabri başında da asla bulunma! Çünkü onlar, Allah’a ve Resûlü’ne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış bir halde öldüler.” (Tevbe, 9/84).
Münafık Kimdir?
'Münafık', nifak sahibi kimse, nifak içinde olan kimse demektir. Nifak, sözlükte, yeraltında bir delikten girip öbür delikten çıkmak anlamına gelir. Yeraltındaki bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılan yola veya tünele de 'nefak' denmektedir,
İslâm edebiyatında 'nifak', kalbiyle inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleme, davranışlarıyla inandığını gösterme durumudur.
Münafık', böylesine ikiyüzlü bir kişiliği benimseyen, kalbi, küfür içinde olduğu, İslâmın hiç bir şeyine inanmadığı halde, dış şartlar açısından 'ben de müslümanım' diye iddia eden kişidir.
Münafıklık, insanlar arasında ikili bir pozisyonun, ikili oynamanın adıdır. Dış görünüşü ile başka, içinde-kalbinde başka olmanın, inanmadığı halde inanmış gibi davranmanın bir sıfatıdır.
Münafık, İslâmın bir tarafından girer, öbür tarafından çıkar. O hep girişler ve çıkışlar içerisindedir. Ama kalbinde hep 'küfr-inkâr' vardır. O, çıkarı açısından, elindeki imkân ve makamları kaybetme korkusundan müslümanlar arasında inanmış gibi görünür.
Münafık, salt ikiyüzlü kişi demek değildir. Münafık kavramını 'ikiyüzlü' sözü tam olarak karşılamaz. Münafık, ikiyüzlü olmaktan öte, İslâmı ve onun inanç esaslarını hafife almanın, müslümanları aldatmanın ve küfr ile gizli işbirliği yapmanın çirkin faaliyeti içerisinde olan insandır. Günlük hayatımızda bazı kimselerin bir şeyler elde etmek üzere insanlara ikiyüzlü davrandıklarını görebiliriz. Bunlar itikadı anlamda münafık değillerdir. Bunlarınki ahlâk bakımından bir düşüklüktür.
Münafıklar, Allah'ın insana sunduğu din emanetini, kulluk teklifini 'kabul ediyorum' diyerek alaya ve hafife alırlar, ‘inanıyorum’ diyerek muslümanların sahip olduğu hukuktan yararlanırlar. Sonra da içinde bulundukları müslüman topluma zarar verecek girişimlerde bulunurlar. Hep müslümanların ve İslâm’ın aleyhinde çalışırlar. Bu konuda diğer fitne unsurlarıyla, dış düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmezler.
Bütün bunları yaparken de iz belli etmezler. Gizli davranmaya dikkat ederler. İllegal olarak zararlı faaliyetlerde bulunurlar ama legal olarak iyi insan ve müslüman olarak görünmeye çalışırlar. Bu iki tavrı devamlı bir arada götürmenin gayretindedirler.
Nifak Olayı
Münafıklar, ya iman ettikten sonra işlerine gelmediği için gizlice İslamdan çıkarlar, ya da hiç iman etmemişlerdir ama müslümanlar arasında 'ben de müslümanım' demişlerdir. Hangi şekilde olursa olsun, münafık gerçekte kafir veya müşrik, dış görünüşü itibariyle rnüslümandır.
Münafıklar, daha çok İslâm’ın ve müslümanların güçlü oldukları zamanlarda ortaya çıkarlar ve faaliyette bulunurlar. Müslümanlar arasında daima azınlıkta bulunurlar. Çoğunlukta olsalar ve güç de kendilerinde olsa, gizli davranmaya gerek duymazlar, kimliklerini açıkça ortaya koyarlar. Müslümanlar güçlü olduğu zamanlarda ve yerlerde, onlara itaat eder gözükürler, ama müslüman toplumu zayıflatmak ve yıkmak için ellerinden geleni yaparlar
İslâm toplumunda başka dinlere inanan kimseler için geniş bir özgürlük vardır. Onların inanma hürriyeti korunmuştur. Müslümanlar onların ayrı dine inanmalarından rahatsız olmaz, Onların inançlarını baskıyla değiştirmeyi düşünmezler ve ibadetlerine engel olmazlar, Çünkü islâm onları müslüman olmaya davet ediyor ama zor kullanmaya izin vermiyor, İşte bu geniş din özgürlüğüne karşın münafıklar, inançlarını gizleyip dışardan müslümanlık iddiasında bulunurlar. Onların bu durumu, ayrı bir dine inanmak veya farklı bir siyasî çizgiyi benimsemekten öte tehlikeli bir durumdur.
İslâm toplumundaki hukukun üstünlüğü ilkesi herkes için geçerlidir Ama münafıklar için özel bir hukuksal statü yoktur. Onların bir takım davranışlar ve sözleri İslama uymaktadır. Buna karşın onların yaptığı faaliyetler söz ve davranışları kendilerini ele vermektedir. Onların kim oldukları bilinse bile, davranışları açıktan suç kapsamına girmiyorsa yapılacak hukukî bir yaptırım yoktur. Nitekim Peygamberimiz (sav) münafıkları ve faaliyetlerini bildiği halde onları cezalandırmamış, yanından kovmamıştır.
Münafıklar, İslâm toplumu içerisinde en tehlikeli düşmandırlar ve hükmen kâfirdirler. Ancak onlar müslümanlık iddia ettikleri müddetçe onlara karşı ancak fikirle mücadele edilir. Kur'an-ı Kerim onların özelliklerini sıralar, iç yüzlerini ve çirkinliklerini sergiler. Kur'an'ın verdiği ölçüler, münafıklara veya münafıkça tavırlara karşı uyanık olmamızı sağlar.
Kur'an, münafıkların ateşin en aşağısında cezalandırılacaklarım söylektedir. (Nisa, 4/145). Şüphesiz ki bu tehdit, nifak olayının ciddiyetini ve kötülüğünü gösterir. Bütün kâfirler cehennemliktir derken, münafıklara ateşin en şiddetlisini haber vermesi anlamlıdır.
Münafıklar, İslâmm fasık dediği kimselerdir. Çünkü onlar iman iddiasından sonra kalplerinde küfürlerini ve şirklerini gizlemişlerdir (Tevbe, 9/67).
Münafıklar, inançlarına katılmadıkları ve çoğunluk durumunda olan müslümanlardan, çıkar sağlarlar. Onların sosyal ve siyasal statülerinden yararlanırlar. Bu açıdan nifak içinde olan insanın iki çeşit sıkıntısı vardır;
1) İslâma inanmama,
2) İnanıyor gibi gözükerek, çıkar sağlama.
Şüphesiz ki bu çirkin bir tavırdır ve iyi bir toplum aleyhine işlenen bir ahlâksızlıktır.
Münafık, sağlam karakterli olmadığı için, ne yapacağını pek bilemez. İki arada bir derede hesabı, bir o yana bir bu yana yalpalayıp durur. Bu açığını kapatmak için de toplum içerisinde zenginliği veya makamıyla saygınlık kazanma çabasını gösterir. Gittiği yol yanlış, yolunu aydınlatacak ışığı da zayıftır, yani nifak ahlâkını benimsediği için, bu anlayış ona doğru yolu göstermez. Müslümanlar arasında sürekli endişe içerisindedirler. Korkarak yaşarlar. Foyalarının, hilelerinin ve düşmanlıklarının her an ortaya çıkmasından çekinirler. Cenab-ı Hak, münafıklar hakkında şöyle buyuruyor:
"Sizden olduklarına ilişkin Allah'a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değillerdir, fakat korkak bir topluluktur onlar." (Tevbe, 9/56).
Münafıklar, yeraltında, gizli yerlerde çalışmayı, müslüman toplumu içten yıkmayı tercih ederler. Karşı oldukları konuları açıkça ortaya koymaya korkarlar. Ellerindeki çıkarın azalacağından çekinirler, İslâm’ı emirler onlara ağır gelir. Müslümanlar arasında ibadetleri yapar görünürler. Ama kendi başlarına kaldıkları zaman ibadet nedir bilmezler. Namaza çağrıldıkları zaman tembellik gösterir ve gösteriş için namaz kılarlar (Nisa, 4/142).
Münafıkların özellikleri:
1. Münafıklar, iman ile küfür arasında gidip gelirler, ne tamamen o tarafa, ne de tamamen bu tarafa bağlanırlar (Nisa, 4/143).
2. Münafıklara yeryüzünde fesat-(karışıklık) çıkarmayın denildiği zaman, kendilerini 'ıslah ediciler (düzelticiler)' olarak sunarlar (Bakara, 2/12).
3. Münafıklar müslümanlara 'sefih-beyinsiz' derler. Buna rağmen müslümanların yanında müslüman, şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman da müslüman olmadıklarını, ancak onlarla alay ettiklerini söylerler (Bakara, 2/13–15).
4. Münafıklar, Allah'a kötü zanda bulunurlar, insanları 'münker'e (günah olan işlere) çağırır, 'maruftan (iyi olan işlerden) uzaklaştırmaya gayret ederler (Tevbe, 9/67-69).
5. Münafıklar, kötü sözlerin ve fiillerin müslümanlar arasında yayılmasından hoşlanırlar (Nûr, 24/19).
6. Münafıkların dış görünüşleri hoşa gidecek kadar güzeldir. Boyları-bosları yerinde sanılır. Konuştukları zaman da iyi adam gibi konuşmaya özen gösterirler. Hâlbuki onlar, Allah katında elbise giydirilmiş odun (kütük) gibidirler (Münafikûn, 63/4).
7. Münafıklar mü'minler arasına tefrika (ayrılık) sokmak için çaba gösterirler, hatta bunun için cami yapmaya bile kalkışabilirler (Tevbe, 9/107).
8. Münafıklar müslümanları bırakıp kâfirleri kendilerine veli (dost) edinirler, izzeti (yücelik ve şerefi) onların yanında ararlar (Nisa, 4/138–139).
9. Münafıklar insanları Allah'ın yolundan döndürmek için gayret ederler, hatta yemin bile ederler (Mücadile, 58/14).
10. Münafıklar müslümanlarla kâfirlerin savaşında daima üstün tarafın yanında olduklarını gösterirler (Fetih, 48/15).
11. Münafıklar, insanlar arasında küfür ve Allah'a isyanın artmasını isterler, bunun için çalışırlar (Tevbe, 9/67).
12. Münafıkların kalbi verimsiz toprak gibidir, o verimsiz toprakta iyi cinsten hiç bir bitki yeşermez (Araf, 7/58).
13. Münafıklar çıkarlarına göre şekilden sekile, bukalemun gibi renkten renge girerler, dönek insanlardır (Nisa, 4/141; Ankebût, 29/10–11)
14. Münafıklar, Allah yolunda mallarını harcamayı sevmezler, infak etmezler cimridirler, elleri sıkıdır (Tevbe, 9/67)

15. Münafıklar bir taraftan iman iddiasında bulunurken (Nûr, 24/47), diğer taraftan, peygambere karşı düşmanlık beslerler, isyan etmeye kalkışırlar (Mücadele, 58/9–10).
16. Münafıklıklarını, hilelerini, kalplerinde gizledikleri pislikleri ortaya koyacak bir âyetin gelmesinden çok korkarlar (Tevbe, 9/67).
17. Münafıklar Kur'an âyetleriyle alay ederler (Nisa, 4/140), Müslümanlar arasında yanlış ve uydurma haber yayarlar (Ahzab, 33/60).
18. Münafıklar ölümden çok korkarlar, cihadı sevmezler, cihad için yemin ettikleri halde, iş gerçeğe binince kaçacak yer ararlar, müslümanların zararını isterler. Dünya hayatı en önemli amaçlarıdır. Mü'minlere sefih-aşağı (günümüzün diliyle gerici) gözüyle bakarlar. Kendilerini üstün görüşlü, en iyi bilen, akıllı diye sunarlar. Mallarının ellerinden çıkmasından çekinirler. Mallarını, makamlarını, çıkarlarını çok severler. Allah'a güvenleri yoktur. Ölümün kendi ellerinde olduğunu zannederek, sonunda ölüm olabilecek işlerden kaçınmaya çalışırlar. Allah'ın insanlar ve kâinat için yarattığı sebep-sonuç kanunlarındaki hikmeti anlamazlar. Karakterleri buna benzer âyetlerle ortaya konan münafıklar Kur'an'da şekli çizilen en olumsuz insan tipidir. Allah, mü'minleri uyarıyor, onların hilelerinden sakındırıyor. Münafıklıkları ortaya çıkmış olanlarla dost (veli) olmayın diyor (Maide, 5/51).
Ayetlerin beyanına göre; münafıklar imansız, inkârcı ve riyakârdırlar. Büyüklük taslarlar. Cimridirler, infak etmezler nifak çıkarırlar; dünyaya ve mala düşkündürler; cihadı sevmeler, cihaddan, zorluklardan eziyet çekmekten kaçarlar. Yalan konuşurlar, yalan yere yemin ederler, sözlerinde durmazlar. Bozguncudurlar, akrabalık bağlarını keserler, ellerine fırsat geçtiği zaman kültürü ve nesli yok etmeye çalışırlar (Bakara, 2/205).
Mü’minler arasına fitne sokarlar, etrafa kötü haber yayarlar, başkalarına sır taşırlar. Allah’ı unutmuşlardır, namaza üşenerek kalkarlar, ibadetlerinde gösteriş yaparlar. Zekât vermezler, verdiklerini de istemeyerek verirler.
Münafıkların kendi aralarında bile birlik yoktur, birbirlerine benzerler. Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost tutarlar. Allah ve Resulünün hükmüne razı olmazlar, arkadan çekiştirip dururlar. Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar. Mü’minlere öfkelidirler, onları saptırmak isterler.
Münafıkların kalplerinde hastalık vardır, Allah’ı pek az anarlar. Kalpleri mühürlü, kulakları sağır ve gözleri kördür. Fasık, korkak, nankör olup şeytanın adamlarıdırlar. Doğruluğa karşı sapıklığı satın almışlardır.
Günah işlemekte, düşmanlık yapmakta, haram yemekte yarışırlar. Kâfirleri bile oyuna getirirler. Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardır, peygamberlere iftira ederler, Allah münafıklara hidayet etmez (Münafıkun, 63/6).
Şüphesiz ki münafıklık yalnızca Peygamberimiz zamanında görülen bir karakter değildir. Müslümanların güçlü olduğu bütün toplumlarda bu tipte insanlar olacaktır. Kur'an, zaten münafıkların isimlerini değil, özelliklerini vererek, tarih boyunca gelecek olan münafıkları ve faaliyetlerini tanımamızı sağlıyor.
Müslüman topluluklar münafıkların hile, düşmanlık ve tuzaklarından çok çekmiştir. Onlar, fırsatını buldukları zaman dış düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir. İçinde yaşadıkları insanlara hainlik etmekten geri durmamışlardır. Bu gün bile müslümanların kuvvetli olduğu yerlerde onların benzer faaliyetlerini görmekteyiz. Onlar çıkarları gereği, ikili oynarlar; müslümanların yanında dindar, inanmayanların yanında da onların yolunda olduklarını sözleriyle ve davranışlarıyla ortaya koyarlar.
Münafıklığın Çeşitleri:
Münafıklar, 'ben de müslümanım' dedikleri müddetçe onlara müslüman muamelesi yapmak zorunluluğu vardır. Kalplerde olanı ancak Allah (c.c.) bilir. Rabbimiz, Kur'an'da onların karakterlerini ortaya koyup bizi uyarıyor, onların hilelerinden ve zararlarından sakındırıyor.
Münafıklık (nifak), toplumların manevi yönden, sosyal barış ve huzur açısından, çöküşlerini hazırlayan en önemli etkenlerden biridir. Bilindiği gibi iki türlü münafıklık vardır;
1. İtikatta münafıklık: Yukarıdan beri anlattığımız münafık tipi budur.
2. Amelde münafıklık: İnanç açısından müslüman olduğu halde, yani kalbiyle ve diliyle müslüman olduğu halde bazı davranışlarıyla münafıklara benzeyen müslümanın durumudur. Onun yaptığı bazı hatalar, münafıkların hatalarına benzemektedir.
Müslümanların bazı davranışlarına münafıklık denmesinin sebebi, onları bu kötü huylardan, bu büyük hatalardan sakındırmak içindir.
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” (Tevbe, 9/73).
Resülullah (s.a.), Tebük’de düşmanı beklerken kendisine vahiyler geliyor ve O, savaştan geri kalanları devamlı olarak ayıplıyordu. Celas b. Süveyd adındaki bir münafık dedi ki: “Eğer Muhammed’in kardeşlerimiz için söyledikleri doğru ise, eşeklerden alçak olalım!” Bu sözü işiten Amir b. Kays, derhal cevap verdi: “Muhammed muhakkak doğru söylüyor. Siz ise eşeklerden alçaksınız!” Resülullah Medine’ye dönünce, Amir durumu Peygamber’e arz etti. Celas: “Bana iftira ediyor” diyerek söylediklerini inkâr etti. Resülullah her ikisinin de minberin önünde yemin etmelerini emretti. Her ikisinin de minberin önünde yemin etmelerini emretti. Her ikisi de kendilerinin doğru olduklarına dair yemin ettiler. Ancak Amir yeminden sonra ellerini kaldırarak, “Ya Rab, doğru söyleyeni tasdik, yalancıyı tekzib eden bir ayeti Peygamber’ine gönder” diye dua etti; Resülullah ile diğer müminler de, “Amin” dediler. Hemen aşağıdaki ayet nazil oldu. Celas, suçunu itiraf ve tevbe etti.
“(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.” (Tevbe, 9/74).
Medinelilerin bir kısmı fakir idi. Resülullah geldikten sonra zenginleştiler. Sonra da münafıklar nankörlük edip Peygamber’e kötülük etmeye kalkıştılar.

Hz. Resülullah (s.a.) münafıklar hakkında buyuruyorlar ki:
"Münafık, iki sürü arasında dolaşan, yabancı, şaşkın bir koyun gibidir. Bazen bu sürüye, bazen de öteki sürüye gider.”
“Münafıklığın alameti üçtür:
a) Konuşurken yalan söylemek,
b) Söz verdiğinde sözünden dönmek,
c) Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet etmek.”(Müslim).

“Dört haslet var ki, bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafık olur. Bir kimsede bunlardan biri bulunursa o kimsede nifaktan bir parça vardır:
a) Konuştuğu zaman yalan söyler, Kendisine emniyet edilirse hıyanet eder.
b) Söz verdiği zaman sözünde durmaz
c) Ahitleştiği zaman aldatır,
d) Çekişirse (tartışırsa)haktan sapar, hadde tecavüz eder.” (Müslim).

“Münafık adamlara (seyit) diye hitap etmeyin. Zira onlar bu şekilde başkalarından üstün sayılırsa Allah’ın sevmediğini ta’zim ettiğinizden dolayı aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını celbetmiş olursunuz.”
“Münafıkın işi gücü hayvan gibi yiyip içmek, namaz kılmamak ve Allah’ın koyduğu ahlak esaslarına muhalif bir hayat yaşamaktır.”
“Münafık uzun emeller peşindedir, hırsla dört bir yana saldırmakla meşguldür.”
“Münafık yalnızlığı sevmez, devamlı insanlarla karışık olmaktan hoşlanır.”
“Münafık dinini parayla satar, onun için para, mal, mülk dininden imanından baskın gelir.”
“Münafık fesatçılığı ve yıkıcılığı sever ve bu fesatlık sonunda parsa toplamak ister.”
“Münafık Allahtan başka her şeye güvenir, yalnız ona güvenmez.”
“Münafık günah işlemekten çekinmez, daima güler.”
“Münafık Allah’tan başka her şeyden korkar.”
“Münafık hep kendini düşünür.”
“Münafık camide kafesteki kuş gibidir. Mü’min camide denizdeki balık gibidir.”
“Münafıklarla bizim aramızdaki fark namazdır. Şu halde her kim namazı kasden terk ederse muhakkak küfretmiştir.”

Cemaleddin AYTEMÜR

Konu siyahtakibeyaz tarafından (01-21-2015 Saat 08:33 AM ) değiştirilmiştir..
Ozanilo isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:53 AM .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Çeviri : ADMIN
© Ozan İlo Tc. Şiir, Kültür ve Sanât